Visit Art.com for Van Gogh paintings

Vincent van Gogh Galerisi Anasayfasına dön

Yaşamöyküsü


Vincent van Gogh--19 yaşında "Bana gelince, benim genelde endişeli ve kaygılı bir yapım var, çünkü yaşamımın hiç de durgun geçmediğini düşünüyorum; ve bütün bu acı hayal kırıklıkları, zorluklar ve değişimler ressamlığımı tam anlamıyla geliştirmeme engel oldu."

Vincent van Gogh
Mektup W11
16 Haziran 1889

Otoportre: Art Institute of Chicago

Aşağıda yer alan yaşamöyküsü hiçbir şekilde Vincent van Gogh’un yaşamının bütünsel ve eksiksiz bir anlatımı olmayıp, sadece Van Gogh’un yaşamındaki bazı önemli olaylara genel bir bakıştır. “Kitaplar” adlı bölümde Van Gogh yaşamöykülerine ayrılmış özel bir sayfa hazırladım ve burada bugüne kadar yayınlanmış en iyi yaşamöykülerine yer veriyorum. Bunların içinde özellikle Jan Hulsker’in yazdığı Vincent and Theo Van Gogh: A Dual Biography adlı kitabı tavsiye ederim.

Van Gogh’un hayatının tarihsel bir özeti için lütfen Zamandizin kısmına göz atın.


İlk Yıllar

Vincent van Gogh 30 Mart 1853’te Hollanda’nın Groot Zundert kasabasında doğdu. Bugün, Van Gogh’un annesinin tam bir yıl önce ismi yine Vincent olan ölü bir bebek doğurduğu tarihti. Bu konuda, Vincent van Gogh’un aynı isme ve doğumgününe sahip ölü bir erkek kardeşe sahip olma ve ”yedek çocuk olma” duygularına bağlı olarak ileride psikolojik travma geçirmiş olabileceğine dair spekülasyonlar yapılagelmiştir. Ancak bu teori, kendisini destekleyecek hiçbir tarihi kanıt olmadığından, hala asılsızdır.

Vincent van Gogh--13 yaşında Van Gogh’un babası Hollanda Kilisesi’nde bir rahip olan Theodorus van Gogh (1822-85) ve annesi Anna Cornelius Carbentus ‘tur (1819-1907). Malesef Vincent van Gogh’un yaşamının ilk on yılına ait neredeyse hiç bilgi yoktur. Zevenbergen’deki yatılı okula iki yıl devam ettikten sonra, iki yıl da Tilburg’daki King Willem II ortaokuluna devam etti. Bunu takiben, 1868 yılında 15 yaşındayken okul eğitimini bıraktı ve bir daha da geri dönmedi.

1869 yılında Vincent van Gogh, Lahey’de sanat eserlerinin alım satımını yapan Goupil & Cie. firmasında işe başladı. Van Gogh ailesi zaten uzun zamandır sanat ticareti dünyasındaydı, Vincent’ın amcaları Cornelis (“Cor amca”) ve Vincent (“Cent amca”) zaten sanat taciriydiler. Erkek kardeşi Theo da sanat tacirliği işiyle uğraştı ve de Vincent’ın daha sonraki ressamlık kariyerinde çok büyük etkisi oldu.

Vincent sanat taciri olarak nispeten daha başarılıydı ve Goupil & Cie. şirketinde yedi yıl çalıştı. 1873’te şirketin Londra ofisine atandı ve kısa sürede bu şehrin etkileyici kültürel havasının tesirine girdi. Aynı yılın Ağustos’unda 87 Hackford Road’da Ursula Loyer ve kızı Eugenie’nin yanına pansiyoner olarak taşındı. Vincent’ın Eugenie’ye romantic duygular beslediği söylenegelmiştir, ancak pek çok yaşamöyküsü yazarı Eugenie’yi annesi Ursula ile karıştırırlar. Uzun yıllardır süregelen bu isim karışıklılığının üzerine, yeni kanıtlar Vincent’ın Eugenie’ye değil Hollandalı Caroline Haanebeek’e aşık olduğunu gösteriyor. Gerçek hala tam olarak net değil.

Vincent van Gogh Londra’da iki yıl daha kaldı. Bu süre zarfında pek çok sanat galerisi ve müze gezdi ve İngiliz yazarlar George Eliot ve Charles Dickens’a büyük hayranlık beslemeye başladı. Ayrıca, eserleri The Graphic gibi dergilerde yer alan İngiliz gravür sanatçılarını da beğeniyle izledi. Bu eserler Van Gogh’u sonraki ressamlık kariyerinde kendisine ilham verecek kadar derinden etkiledi.

Yıllar içinde Vincent ve Goupil’s arasındaki ilişki gittikçe gerildi ve Mayıs 1875’te şirketin Paris’teki şubesine geri çağrıldı. Artık açıkça ortaya çıkmıştı ki, Vincent kendi zavkine hitap etmeyen, beğenmediği resimlerin alım satımıyla uğraşmaktan mutlu değildi. 1876 Mart’ında Goupil’s şirketinden ayrıldı ve daha önce çok mutlu ve doyurucu iki yıl geçirdiği Londra’ya dönmeye karar verdi.

Nisan’da Ramsgate’teki Reverend William P. Stokes’s okulunda ders vermeye başladı. Yaşları 10 ile 14 arasında değişen 24 erkek çocuğundan sorumluydu. Mektuplarından anlaşıldığına göre Vincent öğretmekten zevk alıyordu. Daha sonra Isleworth’teki bir başka erkek okulunda ders vermeye başladı. Boş zamanlarında galerileri gezmeye devam etti ve gördüğü önemli sanat eserlerini inceleme fırsatı buldu. Aynı zamanda kendisini uzun okuma saatlerinden oluşan İncil çalışmalarına verdi. 1876 yazı Vincent van Gogh için gerçek anlamıyla bir dini dönüşüm zamanı oldu. Dindar bir ailede yetişmiş olsa da, bu zamana kadar hayatını Kilise’ye adamayı ciddi anlamda hiç düşünmemişti.

Öğretmenlikten rahipliğe geçiş için Vincent, Reverend Jones’dan kendisine ruhban sınıfına ait daha çok sorumluluk vermesini talep etti. Jones kabul etti ve Vincent Turnham Green kilise bölgesinde gerçekleştirilen dualarda konuşma yapmaya başladı. Bu konuşmalar onu, uzun süredir beklediği ilk Pazar ayini vaazına hazırladı. Ancak rahip olmak için hevesli olmasına rağmen, vaazları canlı ve etkileyici olmaktan uzaktı. Babası gibi Vincent’ın da vaaz verme isteği vardı, ancak yeteri kadar sürükleyici ve tutkulu değildi.

Bu olumsuz gelişmeler karşısında yılmayan Vincent van Gogh, Christmas’ta ailesini ziyaret ettikten sonra Hollanda’da kalmayı tercih etti. 1877 yılı başlarında Dordrecht’te bir kitapçıda bir süre çalıştıktan sonra, teoloji eğitimi almak hedefiyle üniversiteye kabul sınavına hazırlanmak için 9 Mayıs’ta Amsterdam’a doğru yola çıktı. Bu süreçte Yunanca, Latince ve Matematik dersleri aldı, fakat yeterince donanımlı olmadığı için 15 ay sonra çalışmalarını bırakmak zorunda kaldı. Vincent daha sonraları bu süreyi ”hayatımın en kötü dönemi” diye anacaktı. Takip eden Kasım ayında, üç aylık bir deneme süresinden sonra Laeken’deki misyonerlik okulunda ders verme isteği reddedildi. Bütün bu güçlükler karşısında yılmadı ve sonunda Batı Avrupa’nın en yoksul ve yaşanması en zor yerlerinden biri olan Belçika’nın Borinage kömür madeni bölgesinde vaaz vermek için Kilise ile anlaştı.

Van Gogh 'The Wanderer' 1879’un Ocak ayında Vincent, ağırlıklı olarak madencilerin yaşadığı Wasmes köyü kilisesinde vaaz verme görevine başladı. Burada madencilerle arasında güçlü bir duygusal bağ hissetti. Berbat koşullar altında çalışan bu insanlara şefkatle yaklaşıp, onların ruhani lideri olarak, çektikleri acıları ve sıkıntıları azaltabilmek için elinden geleni yaptı. Fedakarlıkları, kendi yemeğinin ve giysilerinin çoğunluğunu yoksulluğun pençesindeki bu insanlarla paylaşacak kadar ileriye gitti. Fakat Vincent’ın bu soylu düşünceleri Kilise tarafından hiç de hoş karşılanmadı ve Temmuz ayında görevine son verildi. Buna karşılık Van Gogh bölgeden ayrılmayarak, hemen yakındaki Cuesmes köyüne yerleşti ve büyük sıkıntılar içinde yaşamaya başladı. Ertesi yıl, günlük yaşantısını bile zar zor sürdürebilmesine ve köyülere vaiz olarak herhangi resmi bir hizmet sunamamasına rağmen, bu topluluğun bir ferdi olarak yaşamına devam etti. Bir gün, hayranı olduğu Jules Breton’u evinde ziyaret etmek gibi bir zorunluluk hissederek, cebinde sadece on Frank ile Courrières’e (Fransa) 70 kilometre yürüdü. Ancak eve vardığında, utangaçlığından kapıyı çalamadı ve Cuesmes’e büyük bir moral bozukluğuyla döndü.

Bu olaydan sonra, Vincent madencilerin ve ailelerinin zorlu koşullarını yansıttığı çizimler yapmaya başladı. İşte bu zamanlar Vincent van Gogh için bir dönüm noktası oldu ve bundan sonra ne yapmak istediğine karar verdi: Ressamlık.


Ressamlığa ilk adımlar

Borinage’da devletin fakirlik yardımıyla geçen bir yıldan sonra, Vincent 1880’de sanat çalışmaları için Brüksel’e gitti. Bu çalışmalara başlarken kendisini yüreklendiren, kardeşi Theo’nun sağladığı finansal yardım oldu. Vincent ve Theo her zaman için birbirlerine çok yakın iki kardeş olmuşlardı ve de yaşamlarının büyük bir kısmında da kesintisiz ve duygu yüklü bir mektuplaşmaları oldu. Van Gogh’un kendi hayatı ve eserleri hakkındaki düşüncelerini anlayabilmemize olanak sağlayan, günümüze 700’den fazlası kalmış olan bu mektuplardır.

1881 yılı Vincent van Gogh için çalkantılı bir yıl oldu. Brüksel’deki “Ecole des Beaux-Art”a öğrenim görmek için başvuruda bulundu; ancak bu başvuru konusunda yaşamöyküsü yazarları Hulsker ve Tralbaut arasında görüş ayrılığı vardır. Huslker’e göre okula başvurusu hiç kabul edilmemiş olup, Tralbaut’ya göre ise okulda kısa bir süre geçirmiştir. Bu konudaki gerçek her ne olursa olsun, Vincent çizim derslerine Jean-François Millet’nin Travaux des champs'ı ve Charles Bargue’ın Cours de dessin'i gibi kitaplardan çalışarak kendi başına sürdürdü. Vincent aynı yılın yaz aylarını o sıralarda Etten’de yaşayan ailesinin yanında geçirdi ve bu sırada kuzeni Cornelia Adriana Vos-Stricker (Kee) ile tanıştı. Küçük bir oğlu olan Kee (1846-1918) henüz yeni dul kalmıştı. Vincent Kee’ye aşık oldu ancak ilişkilerini ilerletme isteği reddedilince bundan çok kötü etkilendi. Bu şanssız süreç Van Gogh’un hayatındaki en kötü tecrübelerden birisiyle son buldu. Reddedildikten sonra Vincent, Kee ile ailesinin evinde tekrar yüzleşmek istedi. Ancak babasının Kee’yi görmesine izin vermemesi üzerine, Vincent yanmakta olan bir yağ lambasının üzerine elini koydu ve bilerek kendine zarar vermek istedi. Vincent’ın niyeti Kee’yi görmesine izin verilene kadar elini lambada tutmaktı, ancak Kee’nin babası lambayı üfleyerek söndürdü ve Vincent küçük düşmüş bir şekilde evi terketti.

Kee olayına ve babasıyla yaşadığı gerilimlere rağmen Vincent, kuzeni Anton Mauve’den (1838-88) aldığı cesaretle moralini yüksek tutabildi. Hague’lı olan Anton Mauve başarılı bir ressam olarak ün salmıştı ve de Vincent’ı, ona ilk suluboya setini hediye ederek, renklerle tanıştıran kişi oldu. Vincent sadece Mauve’nin eserlerine hayran olmakla kalmayıp, aynı zamanda yol göstericiliğinden ötürü kendisine minnettardı. İlişkileri oldukça iyiydi, ta ki Vincent’ın bir fahişe ile birlikte yaşamaya başlamasıyla bozulana dek.

'Sien' Van Gogh 1882 Şubat sonlarında Clasina Maria Hoornik (1850-1904) ile Hague’da tanıştı. “Sien” ismiyle bilinen bu kadın o sıralarda ikinci çocuğuna hamileydi, ve kısa süre sonra Van Gogh’un yanına taşındı. Vincent takip eden bir buçuk yıl boyunca Sien ile birlikte yaşadı. İlişkileri oldukça fırtınalı oldu; bunun temel nedeni de değişken karakterleri ve de tamamen yoksulluk içinde yaşamalarıydı. Theo’ya yazdığı mektuplar gösterir ki, Vincent Sien’e ve özellikle de çocuklarına tutkuyla bağlıydı, fakat sanatı diğer her şeyden—yemek yemekten bile—önde geliyordu. Sien ve çocuklarını düzinelerce çizimde model olarak kullandığı bu dönemde, Vincent’ın ressamlık yetenekleri hızla gelişti. Borinage’daki kömür işçileri çizimlerinden çok daha rafine ve duygu yüklü bir tarza erişti. Örneğin Kızıyla sepette oturan Sien'de ustalıkla betimlenmiş ıssız evcimenlik ve altında yatan derin keder duygusu, Van Gogh’un Sien ile birlikte geçirdiği 19 ayın tam anlamıyla bir yansımasıdır.

Van Gogh için 1883, hem özel hayatı, hem de ressamlık kariyeri açısından önemli değişimleri barındıran bir yıl oldu. 1882’de denemeye başladığı yağlıboya ile 1883’te ciddi anlamda çalışmaya başladı. Bir yandan çizim ve resim yetenekleri gelişirken, diğer yandan Sien ile olan ilişkisi gittikçe kötüleşti ve Eylül ayında ayrıldılar. Borinage günlerinde olduğu gibi, Vincent kendisini toparlayabilmek için izole bir yaşamı tercih etti. Özellikle Sien’in çocuklarına beslediği duygular yüzünden büyük bir pişmanlık içerisinde, Hollanda’nın ıssız bölgelerinden birisi olan Drenthe’ye doğru Hague’dan yola çıktı. Takip eden altı hafta boyunca bir göçebe gibi yaşadı; sürekli bölgeyi dolaştı, manzarayı ve bölge halkını resmetti.

Vincent bir kez daha, o sıralarda Nuenen’de olan ailesinin yanına döndüğünde yıl 1883’ün sonlarıydı. Sonraki yıl boyunca, van Gogh sanatını geliştirmeye devam etti. Bu süre zarfında düzinelerce resim ve çizim üretti: dokumacılar, iğ işçileri ve daha başka portreler. Resmetmeyi en çok sevdiği insanlar yörenin köylüleriydi. Bunun bir sebebi Van Gogh’un yoksul işçilere duyduğu büyük sempati, diğeriyse büyük hayranı olduğu Millet’nin de tarlalarda çalışan köylüleri betimlediği duygu yüklü resimler yapmış olmasıydı. O yaz, Vincent’ın duygu dünyası bir başka dramatik olaya tanıklık etti. Ailesinin yan komşusu olan Margot Begemann (1841-1907) Vincent’a aşık oldu, ancak aralarındaki karmaşık ilişki kadının zehir içerek intihara teşebbüs etmesine yol açtı. Bu olay Vincent’ı perişan etti. Margot daha sonra düzeldi, ancak bu olayın Vincent üzerinde yarattığı etki çok büyük oldu ve bu olaya birçok mektubunda da değindi.


Dönüm Noktası 1885: İlk Büyük Eserler

1885’in ilk ayları boyunca Van Gogh, köylü portreleri yapmayı sürdürdü. Bu portrelere, asıl hedefi olan büyük işler için tekniğini geliştirecek birer “ön-çalışma” gözüyle bakıyordu. 26 Mart’ta babasının ölümüyle uzaklaşsa da, çalışmalarına Mart ve Nisan ayları süresince devam etti. Son birkaç yıldır babasıyla ilişkisi oldukça gergin olmuştu; ölümüne elbette ki sevinmedi ama, kendini tam olarak veremese de, çalışmalarına kaldığı yerden devam etti.

'Pataes Yiyenler'den bir karakter--Gordina de Groot Yıllar süren yoğun çalışmalar –-sürekli bir biçimde tekniğini geliştirme uğraşı ve yeni malzemelerle çalışmayı öğrenme-- nihayet sonucunu verdi ve Van Gogh’un ilk önemli resmi ortaya çıktı: Patates Yiyenler.

Vincent 1885’in Nisan ayı boyunca Patates Yiyenler üzerinde çalıştı ve en son şeklini tuval üzerine yağlıboya olarak vermeden önce, birçok taslak üretti. Patates Yiyenler Vincent van Gogh’un ilk başyapıtı olarak kabul edilir ve sonuçtan kendisi de gayet mutlu olmuş ve cesaretlenmiştir. Aldığı eleştiriler karşısında üzülüp sinirlense de (örneğin arkadaşı ressam Anthon van Rappard’ın (1858-1892) resmi beğenmeyip olumsuz yorumlar yapması Vincent’ın arkadaşlıklarını sonlandırmasına yol açtı), yine de sonuçtan memnundu ve kariyerinde daha kendine güvenli ve teknik açıdan daha gelişkin bir döneme girdi.

Van Gogh 1885 yılı boyunca çalışmaya devam etti, ancak bir süre sonra yeni bir huzursuzluk başgösterdi ve yeni bir uyarıcıya ihtiyaç duydu. Bunun üzerine, 1886 başlarında Antwerp’deki akademiye girdi, fakat eğitmenlerin dar görüşlülüğü ve katı yaklaşımlarından ötürü 4 hafta sonra akademiden ayrıldı. O güne kadar kendisinin de defalarca tecrübe ettiği gibi, Vincent teorik eğitimin pratik çalışmanın yerine geçemeyeceğine inanıyordu. 5 yıl boyunca tekniğini geliştirmek için çok çalışmıştı ve Patates Yiyenler ile birlikte artık birinci sınıf bir ressam haline gelmişti. Buna rağmen, sürekli olarak daha iyi olabilmek uğraşı içerisindeydi; yeni düşüncelere ulaşmayı ve yeni teknikler keşfederek hep hayalini kurduğu seviyede bir ressam olabilmeyi amaçlıyordu. Hollanda sınırları içerisinde yapabileceğinin en iyisini yapmıştı. Şimdi yeni ufuklara açılacağı ve sanatını daha da ilerleteceği bir yolculuğun zamanı gelmişti. Bu amaçla Vincent, sorularına cevaplar bulabilmek için Paris’e doğru yola çıktı . . . . ve bu yolculuk Empresyonistlerin eşliğindeydi.


Yeni Başlangıçlar: Paris

1886 yılının başlarındaki yazışmalarında Vincent Theo’yu, asıl ait olduğu yerin Paris olduğuna dair ikna etmeye çalışıyordu. Theo ağabeyinin karakterini bildiğinden, Paris’e gelme isteğine karşı hep direndi. Ancak her zaman olduğu gibi, Vincent almış olduğu karardan dönmedi ve Mart ayı başlarında sessizce Paris’e ulaştı. Theo’nun da bu durumda Vincent’ı kabul etmekten başka çaresi kalmadı.

Van Gogh’un Paris dönemi onun büyük bir ressam olması açısından çok önemli oldu. Ancak, diğer taraftan, Paris’te geçirdiği iki yıllık süre yaşantısının en az kayda geçmiş dönemidir. Bunun temel sebebi, tüm yaşam öyküsü yazarlarının temel kaynak olarak Vincent ve Theo arasındaki mektuplaşmalardan faydalanmış olmaları iken; bu iki yıllık süre boyunca Vincent’ın Theo’nun Paris’in Montmarte bölgesindeki apartman dairesinde onunla birlikte kalması yüzünden mektuplaşmaya ara vermeleridir.

Buna rağmen, Paris’te geçirdiği zamanın Vincent için ne kadar önemli olduğu açıktır. Theo’nun sanat tacirliği mesleğinden dolayı sahip olduğu kişisel bağlantılar, Vincent’ın Paris’in o dönemdeki en önemli sanatçılarını daha yakından tanımasına imkan verdi. Paris’te geçen iki yıl boyunca Vincent henüz erken dönemlerini yaşayan bazı Empresyonistlerin sergilerini gezdi; ki bu ressamlar arasında Degas, Monet, Renoir, Pisarro, Seurat ve Sisley sayılabilir. Van Gogh’un Empresyonistlerden etkilendiği şüphe götürmez bir gerçektir, ancak yine de her zaman kendi geliştirdiği tekniğe sadık kalmıştır. Bu iki yıl boyunca Empresyonistlerin bazı tekniklerini uygulamış, ancak hiçbir zaman tam anlamıyla oldukça güçlü olan etkileri altına girmemiştir.

1886 boyunca Vincent Paris’in değişik yerlerinde resimler yaptı, ve de halinden oldukça memnundu. Paletindeki renkler yavaş yavaş anavatanının geleneksel ve daha karanlık tonlarından, Empresyonistlerin canlı tonlarına doğru kaydı. İyice olgunlaşan stiline bir katkı da, o sıralarda yeni tanıştığı Japon sanatından geldi. Asırlar süren dışa kapalılık sürecine, henüz kapılarını dış dünyaya açarak son vermiş olan Japonya’ya ait her şey batı dünyasında hayranlıkla karşılanıyordu. Van Gogh da bu etki altında Japon ahşap baskıları toplamaya başladı (günümüzde Amsterdam Van Gogh Müzesi’ndedirler), ve o tarihlere denk gelen resimlerinin (örneğin, Père Tanguy portresi) hem Empresyonistlerin canlı renklerinin, hem de açıkça Japon sanatının etkisinde olduğu gözlenir. Japon resimlerinden hayatı boyunca sadece üç kopya yapmış olsa da, Japon sanatının resimleri üzerindeki etkisi ölene dek sürmüştür.

Paris’te geçen 1887 yılı Vincent’ın sanatını geliştirdiği bir diğer yıl olmasının yanında, oldukça da yıpratıcı oldu. Vincent’ın değişken karakteri Theo ile aralarının gerilmesine sebep oldu. Vincent Theo’nun yanına taşınmak konusunda ısrar ederken, aynı evde yaşayarak harcamalar konusunda tasarrufa gidecekleri ve de kendini tamamen resme verebileceğini umut ediyordu. Ancak kardeşinin yanında yaşamaya başlamasıyla aralarında büyük gerginlikler de başgösterdi. Buna ek olarak Paris’in çetin koşulları da kendini hissetiriyordu ve Vincent’ın iki Paris yılı oldukça sağlıksız koşullar altında geçti: yetersiz yiyecek, aşırı alkol ve sigara tüketimi.

Van Gogh, hayatı boyunca kış mevsiminin kötü hava koşullarını hiç sevmedi ve bu havalardan hep olumsuz etkilendi. Hiçbir şey onu güneşli ve açık bir gökyüzü altında doğayla iç içe olduğu anlar kadar mutlu etmedi. Resim yaparak veya uzun yürüyüşlere çıkarak güneşin tadını çıkarıyordu. 1887-88’in kasvetli Paris kışı, beklendiği üzere Vincent’ın huzurunu kaçırdı, ve aynı hikaye tekrarlandı: Orada geçirdiği iki yıl boyunca sanatının büyük bir aşama kaydetmiş olmasına rağmen, o aradığını bulduğunu düşünerek yola çıkma zamanının geldiğine karar verdi. Büyük şehir hayatından hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu olmayan Vincent, bir anlamda kaderi olan güneşi takip ederek güneye doğru yola çıktı.


Güneydeki Atölye

Paris’in insanı tüketen enerjisi ve uzun kış aylarından bıkan Vincent van Gogh, 1888 başlarında, güneşin sıcaklığını hissedebileceği Arles’a gitmeye karar verdi. Arles’a gitmek istemesinin bir diğer nedeni de, orada bir tür “ressamlar birliği” kurarak, Paris’teki arkadaşlarına evsahipliği yapmak ve ortak bir hedef doğrultusunda birbirlerine destek olacakları bir çalışma ortamı yaratabilmek idealiydi. Bu düşünceler içinde, 20 Şubat 1888’de Paris’ten kalkan trene bindi ve güneye doğru indikçe daha da “Japonlaştığını” hissettiği nefes kesici manzara eşliğinde Arles’a vardı.

Şüphesiz ki vardığında karşısında bulduğu soğuk ve karlı bir Arles, güneş özlemi içindeki Van Gogh’u hayal kırıklığına uğratmıştı. Muhtemelen bu durum, her şeyi geride bırakarak, yalnızca bir tür sıcak inziva ortamı bulmak umuduyla güneye gelen Vincent için cesaret kırıcı olmuştu. Yine de kötü hava koşulları çabuk son buldu ve morali düzelen Vincent en sevilen resimlerinden bazılarını yapmaya koyuldu.

Havaların ısınmasıyla birlikte, Vincent kendisini dışarıya attı ve açık havada çalışmaya başladı. Bu döneme ait dikkate değer iki eş temalı eser, Landscape with Path and Pollard Trees çizimi ve Path through a Field with Willows resmidir. Çizim Mart ayında yapılmıştır ve manzara kışı takip eden bir kasvet içindedir. Diğer yandan, resim bir ay sonra yapılmıştır ve ağaçların tomurcukları eşliğinde bahar tazeliğini yansıtır. Bu dönemde Van Gogh bir seri halinde çiçek açan bahçeler resmetti ve bu üretkenliğinden kendisi de mutlu oldu; tıpkı açan tomurcuklar gibi yenilendiğini hissetti.

Vincent van Gogh'un 'Sarı Evi' Takip eden aylar Vincent için oldukça mutlu zamanlar oldu. Mayıs ayında, 10 Place Lamartine’deki Café de la Gare’da bir oda tuttu ve atölye ve depo olarak kullanacağı ünlü “Sarı Ev”ini kiraladı. Ancak Sarı Ev’e Eylül’e kadar taşınmadı, çünkü bu sürede “Güneydeki atölyesi” olarak tasarladığı evinin hazırlıkları ile uğraştı.

İlkbahar ve yaz ayları boyunca sıkı bir şekilde çalışan Vincent, Theo’ya resimlerini göndermeye başladı. Bugün bile sıklıkla asabi ve yalnız olarak nitelenen Van Gogh, aksine o dönem boyunca, hem dostluklarından hem de kendisine modellik yapmalarından faydalanabileceği yeni arkadaşlar edinmek için uğraştı. Genellikle hep yalnız olmasına rağmen, Paul-Eugène Milliet ve başka bir Zouave askeri ile dostluk kurdu ve portrelerini yaptı. Bunun yanında, ressamlar birliği kurma umudunu hiç yitirmedi ve bu amaçla Paul Gauguin’i yanına gelip ona katılması için ikna etmeye uğraştı. Bu konuda başarılı olamadı, çünkü Gauguin’in güneye gelmesi Theo’dan daha da mali destek almak anlamına geliyordu, halbuki Theo bunu karşılayabilecek durumda değildi.

Temmuz sonlarında Van Gogh’un amcası Vincent öldü ve Theo’ya bir miras bıraktı. Bu durum Theo’nun Gaugin’in Arles’a taşınması masraflarını karşılamasına yetecekti. Theo da bu fırsat karşısında hem bir kardeş, hem de bir işadamı olarak heyecan duyuyordu. Bir yandan Gauguin’in eşliğinde Vincent’ın daha istikrarlı ve mutlu olacağını umuyor, diğer yandan da desteği karşısında Gauguin’den kendisine gelecek olan resimlerden iyi bir kar elde etmeyi planlıyordu.

Theo’nun mali durumunun düzelmesine rağmen, Vincent kendisine verilen mali desteği orantısızca, temel ihtiyaçlar yerine resim malzemelerine harcadı. Ekim ayında, aşırı çalışmaya bağlı olarak, sağlık durumunun bozulmasına rağmen, Gauguin’in kendisine katılacağı haberini alınca canlandı. Sarı Ev’i Gauguin’e hazırlamak için çok çalıştı; ve nihayet Gauguin trenle 23 Ekim’de Arles’a vardı.

Sonraki iki ay, Vincent van Gogh ve Paul Gauguin’in ilişkileri açısından oldukça kötü bir dönüm noktası oldu. Başlangıçta araları oldukça iyiydi, birlikte Arles civarında açık havada resimler yapıyor, sanatları ve değişik teknikler üzerine sohbet ediyorlardı. Ancak haftalar geçtikçe, daha fazla içeride vakit geçirmeye başladılar. Her zaman olduğu gibi, Vincent’ın (ve muhtemelen Gauguin’in) mizacı çok değişkendi ve özellikle hava koşullardan çok etkileniyordu. Kapalı mekanda çalışıyor olmalarına rağmen, yeni yapmaya başladığı portreler serisi sayesinde Vincent’ın morali çok da bozulmadı. Bu konuda Theo’ya bir mektubunda (Mektup 560) “Bütün bir ailenin portrelerini yaptım…” diye yazdı. Bahsettiği, Roulin Ailesine ait portreler, hep en sevilen eserleri arasında yer almıştır.

Van Gogh ve Gauguin arasındaki ilişki Aralık sonuna doğru, iyice kötüleşti. Vincent’ın “elektrikli” diye tabir ettiği ateşli tartışmaları daha sık tekrarlanır oldu. Bunda Vincent’ın ruh sağlığının giderek bozulmasının da etkisi vardı. Van Gogh 23 Aralık günü, bir delilik anında, sol kulağının alt kısmını kesti. Kopan kısmı bir beze koyarak, bir geneleve gitti ve oradaki kadınlardan birisine takdim etti. Daha sonra Sarı Ev’e dönen Vincent orada yere yığıldı. Polis tarafından yerde yatarken bulundu ve Arles’daki Hotel-Dieu’ye kaldırıldı. Gauguin, Vincent’ı hastanede ziyaret etmemeyi tercih etti ve Theo’ya bir telgraf gönderdikten sonra çabucak Paris’e doğru yola çıktı. İleride zaman zaman yazışacak olsalar da, Gauguin ve Van Gogh bir daha bir araya gelmedi.

Hastanede geçen zaman boyunca Vincent Dr. Felix Rey (1867-1932)’in gözetimi altında kaldı. Kulağını kesmesini takip eden bir hafta, hem fiziksel hem de ruhsal açıdan oldukça kritikti. Çok kan kaybettiği bu dönemde, fiziksel olarak kontrol altında tutulmasına yol açacak ciddi krizler geçirmeye devam etti. Theo, Vincent’ın ölmek üzere olduğunu düşünerek derhal Paris’ten geldi, ancak Vincent Ocak ayının başlarına doğru neredeyse tamamen iyileşti.

1889’un başları Vincent van Gogh için pek de kolay geçmedi. İyileştikten sonra Sarı Ev’e geri döndü, ancak hem kontrol hem de sargılarının değiştirilmesi amacıyla Dr. Rey’i ziyaret etmeyi sürdürdü. Tedavi sürecinin iyi seyretmesiyle morallenmesine rağmen, parasal sıkıntıların boy göstermesi ve de özellikle yakın arkadaşı Joseph Roulin (1841-1903)’in daha yüksek maaşlı bir iş için ailesi ile birlikte Marsilya’ya taşınması üzerine tekrar bunalımlı zamanlar başladı. Roulin, Arles’da kaldığı süre boyunca Vincent’ın yakın ve sadık bir dostu olmuştu.

Ocak ve Şubat ayı başları boyunca oldukça üretken olan Vincent, bu dönemde en ünlü resimlerden Ninni ve Ayçiçekleri'ni yaptı. Ancak, 7 Şubat günü, zehirlendiğini zannettiği bir kriz anı daha yaşadı. Bir kez daha gözlem amacıyla Hotel-Dieu’ye kaldırıldı. Hastanede geçirdiği on gün sonunda tekrar Sarı Ev’e döndü, kendi deyimiyle: “İyiyi umut ederek.” (Mektup 577).

Ancak, Vincent’ın davranışları Arles sakinlerini tedirgin etmeye başlamıştı ve bu endişelerini dile getirdikleri bir imza kampanyası başlattılar. Toplanan imzalar Arles belediye başkanına sunuldu ve sonuçta polis şefinin emriyle tekrar Hotel-Dieu’ye kaldırıldı. Vincent hastanede altı hafta geçirdi, fakat bu sefer durum biraz daha farklıydı, resim yapması ve de yaptıklarını deposuna koyması için dışarıya çıkmasına izin veriliyordu. Bu süreç Van Gogh için üretken ancak moralinin bozuk olduğu bir dönem oldu. Bir yıl önce olduğu gibi, Arles civarındaki çiçek açan bahçeleri resmetmeye başladı. En iyi resimlerini yapıyor olmasına rağmen, istikrarsız olduğunu ve de tehlikeli olabileceğini düşünerek, Theo ile de fikirbirliğine vardıktan sonra, gönüllü olarak Saint-Rémy-de-Provence’deki Saint-Paul-de-Mausole akıl hastanesine yatmayı kabul etti. Van Gogh Arles’dan 8 Mayıs’ta ayrıldı.


Hapsedilme

Akıl hastanesine yatmasıyla beraber, Théophile Zacharie Auguste Peyron (1827-95)’ un gözetimine girdi. Vincent’ı muayene edip bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra, Dr. Peyron hastasına bugün de oldukça sık rastlanan bir tür epilepsi teşhisi koydu. Hastane bir tür “yılan yuvası” gibiydi, ama Van Gogh en çok diğer hastaların çığlıklarından ve de kötü yemekten şikayetçi oldu. Özellikle hastaların bütün gün yapacak hiçbir şeyleri olmamasını moral bozucu buldu. Van Gogh’a uygulanan tedavinin bir parçasını da, sıklıkla büyük bir küvetin içine girmesini gerektiren “su terapisi” oluşturuyordu; fakat bu “terapi” akıl sağlığının düzelmesine pek de katkıda bulunmadı.

İlerleyen haftalarda, Vincent’ın akli dengesinin tutarlılığını sürdürmesi sayesinde, resim yapmasına izin verildi. Doktorlar Van Gogh’un gösterdiği gelişmeden (ya da en azından yeni ataklar geçirmemesinden) dolayı gayet mutluydular ve Van Gogh Haziran ortasında en ünlü eserini üretti: Yıldızlı Gece.

Ancak Van Gogh’un bu sakin durumu uzun sürmedi ve Temmuz ortalarında bir başka atak geçirdi. Atak sırasında, sıkı gözetim altında tutulmasına ve malzemelerinin kendisine verilmemesine tepki olarak boyalarını yemeye kalkıştı. Atağın etkisinden çabuk kurtulmasına rağmen, sanatından mahrum bırakılması moralini çok bozdu. Bir hafta sonra, Dr. Peyton Van Gogh’un tekrar resim yapmasına izin verdi. Bu dönem akıl sağlığının da iyi gitmeye başladığı bir döneme denk geldi. Vincent Theo’ya istikrarsız sağlık durumundan bahsettiği mektuplar yazdı; diğer yandan Theo da benzer sorunlarla karşı karşıyaydı. Theo’nun sağlığı hep narin olmuştu ve 1889 başlarından beri sıkça hastalanıyordu.

Gözetim altındaki Van Gogh iki ay boyunca odasından çıkamadı ve bu sırada kızkardeşine şöyle yazdı (Mektup W14): “ . . . kırlardayken korkunç derecede yalnızlık hissine kapılıyorum, öyle ki dışarıya çıkmaktan çekiniyorum . . .”. Ancak takip eden haftalarda, endişelerinin üstesinden gelerek tekrar çalışmaya başladı. Bu süre içinde bir yandan Saint-Remy’deki hastaneden ayrılma planları yapmaya başladı. Bu fikrini Theo’ya da açtı, ve o da bu sefer Paris’e daha yakın olacak diğer seçenekler üzerinde uğraşmaya başladı.

1889’un kalan ayları boyunca Van Gogh’un akıl ve fiziksel sağlığı istikrarlı oldu, diğer yandan Theo’nun sağlığı da oldukça düzeldi. Bir yandan yeni karısıyla birlikte ev kurmakla uğraşan Theo, diğer yandan Brüksel’de Vincent’ın altı resminin sergileneceği bir serginin hazırlıklarında Octave Maus’a yardım ediyordu. Bu fırsat karşısında heyecanlı olan Vincent, bu süre içinde oldukça üretken oldu. Bu döneme ait Vincent ve Theo arasındaki yazışmalar, sergi hazırlıkları konusunda çok fazla detay içerir.

23 Aralık 1889’da, kulak kesme olayından bir yıl sonra, Van Gogh “cinnet” diye niteleyeceği (Mektup 620) bir atak daha geçirdi. Bir hafta süren bu ciddi ataktan sonra Vincent toparlandı ve resim yapmaya devam etti; hem akıl sağlığı hem de bozuk hava koşulları yüzünden kapalı tutulduğundan dolayı başka ressamların resimlerini yorumluyordu. 1890 başlarında ataklar daha sık gelmeye ve Vincent’ı daha da derinden etkilemeye başladı. Tuhaftır ki, Van Gogh’un muhtemelen mental olarak en kötü günlerini geçirdiği bu dönemde, resimleri nihayet eleştirmenlerin beğenisini kazanmaya başladı. Fakat bu haberler Van Gogh’u sevindirecek yerde aksine daha da üzdü, ve hastaneden ayrılıp kuzeye gitme isteği başgösterdi.

Bir durum değerlendirmesi ve bazı araştırmalar yapan Theo, Vincent için en iyisinin Paris’e dönerek, kentin yakınlarında Auvers-sur-Oise’de yaşayan terapist Dr. Paul Gachet (1828-1909)’nin gözetimine girmesi olduğuna karar verdi. Theo’nun bu fikrini kabul eden Van Gogh, 16 Mayıs 1890’da hastaneden ayrıldı ve Paris’e doğru trenle yola çıktı.


"Keder sonsuza dek sürecek . . . . "

Vincent’ın Paris yolculuğu sakin geçti ve vardığında Theo tarafından karşılandı. Paris’te Theo, karısı ve yeni doğan oğulları Vincent Willem (amcası Vincent’ın ismi) ile keyifli bir üç gün geçirdi. Ancak Paris’in aceleci ve stresli şehir hayatından uzak durmak isteyen Vincent, Auvers-sur-Oise’a gitti.

Auvers’a vardıktan kısa süre sonra Dr. Gachet ile buluştu. İlk tanıştıklarında Gachet’den oldukça etkilenen Van Gogh, daha sonraları doktorun kabiliyeti hakkında duyduğu şüpheleri dile getirmekten geri kalmadı; hatta bunu, Gachet’nin “en az kendisi kadar, belki de daha fazla hasta olduğu” yorumunu yapacak kadar ileri götürdü (Mektup 648). Bu vesveselerine rağmen, yine de Arthur Gustave Ravoux tarafından işletilen küçük bir handa kendine bir oda tuttu ve zaman kaybetmeden Auvers-sur-Oise civarında resim yapmaya başladı.

Takip eden iki hafta içerisinde, Van Gogh’un Gachet hakkındaki düşünceleri yumuşadı, ve kendisini tamamen resme verdi. Auvers-sur-Oise’da mutluydu, çünkü daha önce Saint-Remy’de elinden alınan özgürlüğüne tam anlamıyla yeniden kavuşmuştu, ayrıca da resim ve çizimlerinde model olarak kullanacağı bol sayıda özne vardı. Auvers’daki ilk haftaları rahat ve sakin geçti. 8 Haziran’da Theo, Jo ve bebekleri Auvers’a Vincent ve Gachet’yi ziyarete geldiler ve Vincent ailesiyle çok keyifli bir gün geçirdi. Vincent’ın hem akli hem de fiziki sağlığının oldukça düzelmiş olduğu gözleniyordu.

Haziran ayı Vincent için sağlıklı ve güzel olduğu kadar, oldukça da üretken geçti; en tanınmış resimlerinden bazılarını bu dönemde yaptı (örneğin Dr. Gachet'nin portresi ve Auvers Kilisesi gibi). Ancak Auvers’daki ilk ayının sakinliği uzun süremedi, çünkü yeğeninin ciddi hasta olduğu haberini aldı. Theo, son zamanlardaki en zor dönemini geçiriyordu; bir yandan kendi geleceği ve kariyeri ile ilgili belirsizlikler, süregiden sağlık problemleri ve son olarak da oğlunun hastalığı oldukça sıkıntı yaratmıştı. Bebeğin iyileşmesinden sonra, Vincent Theo’yu ve ailesini ziyaret etmek için 6 Temmuz’da trenle yola çıktı. Bu ziyaret hakkında çok az şey bilinmektedir, ancak daha sonra Johanna’nın yazdıklarından öğrendiğimize göre, oldukça gergin bir gün olmuştu. Bu durumdan bunalan Vincent, geri dönerek Auvers’ın sakinliğine sığındı.

Sonraki üç hafta boyunca Vincent resim yapmayı sürdürdü ve mektuplarından anladığımıza göre göreceli olarak mutluydu. Annesine ve kızkardeşine yazdığı bir mektubunda “Şu anda geçen yıla oranla oldukça sakinim, ve kafamdaki huzursuzluklar da büyük oranda azaldı.” diyordu (Mektup 650). Auvers civarındaki düzlüklerde ve tarlalarda dolaştığı bu dönemde çok parlak manzara resimleri yaptı. Hayatı, çok mutlu olmasa da en azından kararlıydı ve bu da üretkenliğine yansıyordu.

Değişik kaynaklar detayları konusunda birbiriyle çelişse de, 27 Temmuz 1980 olayının anahatları bilinmektedir. O Pazar günü Vincent van Gogh her zamanki gibi malzemeleriyle kırsala resim yapmaya çıktı. Orada bir tabanca ile kendi göğsüne ateş etti. Buna rağmen, Ravoux hanına geri dönmeyi başardı ve kendisini odasındaki yatağa attı. Onu bu halde bulan Ravoux, yerel doktor Dr. Mazery’yi ve de Dr. Gachet’yi çağırdı. Göğsündeki kurşunun çıkarılmamasına karar verdiler ve Dr. Gachet hemen Theo’ya acil bir mektup yazdı. Theo’nun ev adresini bilmediğinden dolayı çalıştığı galeriye yolladığı mektup neyse ki büyük bir gecikme olmadan Theo’nun eline geçti ve bu sayede o da ertesi gün öğleden sonra Vincent’ın yanındaydı.

Theo, tamamen ağabeyine adanmış bir şekilde onu kollarında tutarak ve anadillerinde konuşarak, bu son saatleri boyunca Vincent’ın yanıbaşından ayrılmadı. Theo’nun yazdığına göre “Ölmeyi istiyordu; yatağının yanına oturup ona iyileşeceğini ve bu üzüntülerin, sıkıntıların geçeceğini söylediğimde bana 'La tristesse durera toujours' (Keder sonsuza dek sürecek) diye cevap verdi, ve bu sözlerle neyi kastettiğini anlıyorum”. Vincent, ömür boyu kendisinin en iyi arkadaşı ve destekçisi olan kardeşi Theo’nun kollarında son sözlerini söyledi: “Keşke böyle ölebilseydim”.

Vincent van Gogh 29 Temmuz 1890’da sabah saat 1:30’da bu dünyadan ayrıldı. Auvers’daki Katolik kilisesi Vincent’ın kendi mezarlıklarına gömülmesine, intihar ettiği için karşı çıktı. Yakınlardaki Mery kasabası ise buna izin verdi ve 30 Temmuz’da cenaze töreni yapıldı. Vincent’ın eski dostu ressam Emile Bernard, Gustave-Albert Aurier’ye cenaze detaylarını şöyle yazdı:


Tabut kapatılmıştı. Dört yıl önce beni çok heyecanlandırmış olan adamı görmek için geç kalmıştım . . . .

Naaşının olduğu odanın duvarlarında asılı olan son resimleri onu saran bir renk halesi gibiydi ve resimlerden fışkıran deha orada bulunan biz ressamlar için bu ölümü daha da dayanılmaz hale getiriyordu. Tabut beyaz bir örtü ile örtülmüş ve çevresi de çok sevdiği ayçiçekleri de dahil olmak üzere bir sürü sarı çiçeklerle sarılmıştı. Hatırlayacağınız gibi, sarı en sevdiği renkti ve temsil ettiği ışığın tüm insanların kalplerini ve sanat eserlerini doldurmasını hayal ederdi.

Tabutunun yanında, şövalesi, portatif iskemlesi ve fırçaları duruyordu.

Aralarında Lucien Pissarro ve Lauzet’yi ayırtedebildiğim, çoğunlukla ressam olan pek çok insan geldi. Benim tanımadığım, ama onu az da olsa tanıyan, veya bir kez bile görmüş olsa bile, iyi kalpliliğinden ve insancıllığından ötürü seven oralı insanlar da vardı . . . .

Dostumuzun içinde yattığı tabutun başında tamamen sessiz bir şekilde duruyorduk. Son çalışmalarına bir göz attım; bir tanesi Delacroix’nın Bakire ve İsa’sından esinlenilmiş çok güzel ve kederli bir resimdi. Bir diğeri; Yüksek hapishane duvarları arasında çember halinde yürüyen mahkumlar, Doré’den esinlendiği korkunç bir gaddarlık yansıması olan, ve belki de kendi sonunu betimleyen bir resimdi. Hayat da onun için böyle değil miydi, bunun gibi çok yüksek duvarlı bir hapishane . . . ve ortada bir çember halinde durmadan yürüyen insanlar da, kaderin kırbacı altında ezilerek yürüyen zavallı ressamlar, zavallı ruhlar değil miydi? . . . .

Naaşı saat üçte gözyaşları arasında dostları tarafından cenaze arabasına yüklendi. Kendisini ağabeyine adamış olan Theodore van Gogh, hıçkırıklar içindeydi . . . .

Dışarıda yakıcı bir güneş vardı. Bir yandan Auvers dışındaki tepeye tırmanırken, diğer yandan onun resim dünyasına etkisini, aklındaki büyük projelerini ve her birimize yaptığı iyilikleri konuştuk.

Mezarlığa ulaştık; mezarlık, -- muhtemelen onun da görse seveceği -- mavi gökyüzünün altındaki hasata hazır olgunlaşmış tarlalara bakan küçük bir tepenin üzerindeydi.

Daha sonra mezarına indirildi . . . .

O sırada kim olsa ağlamaya başlardı . . . o gün tam onun sevdiği gibiydi, hala aramızda olduğunu ve de bu güzel güneşli günden keyif aldığını hayal etmemek mümkün değildi . . . .

Gachet (kendisi büyük bir sanatseverdir ve günümüzdeki en iyi empresyonist resim koleksiyonlarından birisine sahiptir) Vincent ve hayatı hakkında birkaç söz söylemek istedi, ancak o da sürekli ağlıyordu ve ancak kekeleyerek ona veda edebildi . . . (belki de bunu yapmanın en güzel yoluydu).

Vincent’ın çabasından ve başarılarından, amacının ne kadar yüce olduğundan ve ona ne kadar hayran olduğundan bahsetti (onu kısa bir süredir tanıyor olmasına rağmen). Hayatta iki amacı olan büyük bir insan ve büyük bir ressamdı, dedi Gachet; insanlık ve sanat. Onu her şeyden daha değerli kılanın ve sonsuza kadar ismini yaşatacak olanın sanat olduğunu söyledi.

Daha sonra geri döndük. Theodore van Gogh kederden bitik haldeydi; törene katılan herkes çok duygulanmıştı, kimileri hava alabilmek için açık alanlara doğru yürüdü, diğerleri istasyona geri döndü.

Laval ve ben ondan konuşarak, Ravoux’nun evine döndük . . . .1


Theo van Gogh Vincent’tan altı ay sonra öldü. Utrecht’te gömüldü, ancak Vincent’ın resimlerinin yılmaz koruyucusu olan karısı Johanna, 1914’te Theo’nun naaşını Auvers mezarlığına, Vincent’ın mezarının hemen yanına naklettirdi. Jo, Dr. Gachet’nin bahçesinden alınacak menekşelerin mezarların üstüne dikilmesini istedi. Bugün de aynı menekşeler Vincent ve Theo’nun mezarlarını örtmektedirler.


1. Cahier Vincent 4: 'A Great Artist is Dead': Letters of Condolence on Vincent van Gogh's Death by Sjraar van Heugten and Fieke Pabst (eds.), (Waanders, 1992), sayfa 32-35.

Kaynakça


(Türkçe tercüme: Inanc Taskiran)
Van Gogh Zamandizin sayfasına dön

Van Gogh Galerisi Anasayfasına dön

Visit Art.com for Van Gogh paintings